17 Şubat 2011 Perşembe

tutsak

zaman: 2/17/2011 02:10:00 ÖÖ 0 yorum
Sanırım şu hayatta beni en çok "tutsaklık" hissi delirtiyor. Uzun zaman aitlik ve bağlılık hislerini ve düşüncelerini sorguladım. Sürekli bir kaçmak, kurtulmak fikri hakimdi bedenimde.. Önceleri başka ülkelere; kimseyi tanımadığım yerlere gitmekle başladı sonraları kendimi geride bırakamayacağımı, düşüncelerimin benle geleceğini ya da gittiğim yerlerde de mutlaka aidiyetler edineceğimi düşünmeye başladım.. Kaçıp kurtulacağım hiçbir yer yok gibi. Sonra ölümü düşündüm. Ölünce her nereye gideceksem bir şeylerimi de yanımda götürecek miydim? Sanırım düşüncelerimi ya da ruhumu hep yanımda taşımak zorunda kalacağım dedim kendime.. Bu düşüncelerimin de üzerini çizmek zorunda kaldım.. Eternal sunshine'daki gibi hafıza silme olsa dedim kişi bazlı ya da direk geçmişi peki tekrar tekrar aynı hayatı öğrenmeyecek miydim.. Nereye gidersem gideyim hep bir hiyerarşik düzen, normlar, zorundalıklar olmayacak mıydı? Değişik tatlar ama aynı hisleri yaratan.. Ayrı işkence aletlerinin derinde aynı acı hissini yaratması gibi... Zihnimden ya da toplumdan hiçbir zaman kaçamayacağım gerceğini beynine kazımak en pis işkence aletiydi ama şu zamana kadar. İşte bu noktada kendimi resmen ve resmen bir tutsak gibi hissettim. Alanım geniş fakat her şey aslında sınırlı. Her aşacağın yer sende bir kırbaç izi. Yaşadığın yere göre değişen kırbaç sayısı belki de ölüm emri.. -unutma bir yerlerde arzuları ve istekleri için öldürülen insanlar var- 
Çılgınca zincirlerini aşmaya çalışan saf duygular, zaman geçtikce daha da kalınlaşan çelik zincirler gibi seni sarmış öğretiler. Kurallar her zaman tutsak eder ve inan gerçekten özgür olabildiğin hiçbir yer yok. Bağlandıkça artan zincirlerin var. Her aidiyet bir zincir.. 


13 Şubat 2011 Pazar

alıntı

zaman: 2/13/2011 11:54:00 ÖS 0 yorum
"Oysa insanlar sen istediğin kadar hayatındalar, göz yumduğun kadar dürüstler ve onları affettiğin kadar iyiler"
 
 
 
-Oha. Bayıldım.

1 Şubat 2011 Salı

?

zaman: 2/01/2011 10:33:00 ÖS 0 yorum
içimden gelenleri yapamıyorsam, istediklerimi yaşayamıyorsam bu hayat gerçekten benim mi??

30 Ocak 2011 Pazar

tuz

zaman: 1/30/2011 09:59:00 ÖS 2 yorum
İnsanlara hep açık olmayı isterdim; yaralarımı açık ve net şekilde anlatabilmek lakin bilirim ki insanoğlu yara sarmayı değil tuz olmayı daha cok seviyor.

27 Ocak 2011 Perşembe

zaman: 1/27/2011 01:48:00 ÖÖ 0 yorum
Su hayatta en cok zorlandigim, kahroldugum sey anlasilamamak hem de acik acik kendimi anlatmaya calisirken.. Bence en buyuk nedeni karsimdakinin kendi baskin ve isine gelen dusuncesinden hatta egosundan cikamamasi...

23 Ocak 2011 Pazar

Değer

zaman: 1/23/2011 12:45:00 ÖÖ 0 yorum
Her şeyi "değer" kavramına bağladığımızın farkında değiliz aslında. Bize yapılan her  "yanlış" karşımızdakinin hatalı davranısından ötürü değil de (çünkü bu onun kişisel problemidir) bizde yarattığı "değersizlik" hissinden dolayı cok incitir, yaralar veyahut kızdırır. Karşımızdakinin düşüncesizliği, yaptığı yanlıslar onun kişisel özrüdür biz ise o davranısa kendi değerimizi atfedip kişiselleştiriyoruz. Karşımızdakinden beklediğimiz "doğru" davranış ya da beklenti tatmini gerçekleşmediğinde ise "değersizmişim" hissiyatının tam dibine çöküyoruz.
Yapılan her şeyi değerimizle bağdaştırdığımız bir gerçek.. Her şeyi içselleştirme, kişiselleştirme yöntemiyle karşımızdakinin içindeki "ben"i sorguluyoruz. Kimse karşısındakini kişisel özelliklerinden dolayı bırakmaz. Kişilerin gidişleri karşısındakinin kişisel özelliklerinin "kendilerinde yarattıkları hislerden dolayı"dır. Tatmin veya kişisel tehtit. "Değersizlik tehtiti" Sana hatta doğrudan egona yapılan tehtit..
Bu yüzden bencildir aslında insanoğlu. Kimse kendini kötü hissettiren biriyle beraber olmak istemez. Her yoldan sağlanan, hissedilen o değer duygusudur insanı tutan ilişkide.. Değer hissini eylemlere ve somut varlıklara yüklediğimiz zamanlar bile olur.. kimi zaman bir çift güzel söz, sarılmalar kimi zaman bir çiçek, bir hediye.. Karşımızdakinin bize yaptığı her eylemi kendi üzerimizden değerlendirdikce, davranışları artık onun kişisel davranışları değil bize bizi, değerimizi anlatan bir yöntem oluverir.. 

Bu yüzden değil midir bir şey uğruna her şeyi yapabilmek için önce en değerlin olması gerekir..
Ne kadar değerliyse o kadar verirsin.. Ve sen bu düşünceye göre; verdikce aldıklarını değer terazisiyle ölçersin..

16 Ocak 2011 Pazar

zaman: 1/16/2011 12:31:00 ÖÖ 0 yorum
You never escape your thoughts and that's fuckin' painful.

15 Ocak 2011 Cumartesi

işlevselcilik..

zaman: 1/15/2011 07:15:00 ÖS 1 yorum
Bana lütfen vazgeçemiyorum diyerek gelmeyin. Biliyorum ki insan beslendiği şeyi bırakamaz. Alacağı şey bittiği an en kolay gidebilen yaratıktır aslında insanoğlu. Beslendiği sürece bırakmayacaktır sadece..

-Birileri vardır canını sıkıyordur coğu zaman ve sen "her şeye rağmen ona katlanıyorum ne biliyim" diyorsundur. Sanma ki içindeki merhametten dolayı bu.. Sadece aldığın bir şeyler vardır inan. Vazgeçemediğiniz ama sizi mahfeden, acılarla dolduran sevgilileriniz, sizi sürekli sattığını veyahut anlamadığını düşündüğünüz dostlarınız ve daha birçok yakınıp durduğunuz kişiyi hayatınızdan çıkartamamanızın nedeni yoğun bir iradesizlik değil bir yerlerde onlardan aldığınız bazı tatmin ve gıdalardır. 
Her noktada bir şeyler almayı kestiğiniz, size hiçbir yararı dokunmayan şeyi inanın saniyede bırakabilirsiniz.. Bahsettiğim yarar kelimesi sadece pozitif içerikli değil. *İyi ya da kötü bişeye yarayabilen...  
 Besleniyorsun.. Kimi zaman acısıyla kimi zaman hazıyla.. Bir yerlerde bir işlev gören her duygu, her kişi hayatında varolmaya devam edecek. Vazgeç(e)memek değil seninkisi vazgeçmemek.. Belki de kendine yedirememenin yarattığı ikilemden ötürü eklemişsindir o "e" harfini..  


"Karşındakini kendinde yarattığı duygulardan ötürü seversin."


edit :
bir an düsündüm de sadece insanlar için değil bu nokta. düşünceleriniz, obsesyonlarınız, korkularınız ve rahatsız olduğunuz ama aslında sizi bir şeylerden koruyan, işlevi olan şeyler de dahil bu duruma. Lanet ettiğin bir durum ya da düşüncen; bilinçaltında olmasından korktuğun bir şeyi engellediği için var belkide. Sen bilmiyorsun anlamlandıramıyorsun ama bir yerlerde bir halta yaradığı için barınıyor bedeninde.

13 Ocak 2011 Perşembe

zaman: 1/13/2011 06:50:00 ÖS 0 yorum
Kendini inandıramamak...

-Yalanları geç, doğrulara bile.
-Bu inanmak istememek bence. En azından buna inanmaya çalış.

6 Ocak 2011 Perşembe

konuşmak..

zaman: 1/06/2011 05:35:00 ÖS 0 yorum
Çok tuhaf varlıklarız aslında biz. Hem anlatmayız hem de karşımızdan bizi anlamasını bekleriz. Karşımızdakinin doğaüstü güçlerinin olmadığını da biliyoruz halbuki.
Şu dünyada gerçekten iletişim kurma gücüne sahip olup da iletişemeyen varlıklarız. Birkaç cümleyle halledebileceğimizi bildiğimiz sorunları konuşmaktan çekiniyoruz. Duygu ve düşüncelerimizi anlattığımızda enazından birilerinin bizi anlayabileceğini bildiğimiz halde susmak bizimkisi. Çok incitilmiş olabiliriz konuştuğumuzda ama birilerinin bizleri anladığını da biliyoruz. Yoksa bu yazıyı neden yazayım, neden insanoğlu konuşabilsin, iletişim üzerine tonlarca şey üretsin.
Aklımızda sürekli başkası ne der lafları olduğu sürece hiçbir zaman açık olamadık ki biz. Yargılanmaktan, aşağılanmaktan, karşımızdakinin saldırabileceği korkusundan susmayı tercih ettik.. 

İnsanlar arasında her şey çözülebilir ya da en azıdan bir sonuca bağlanabilirdi konuşulsaydı eğer..

2 Ocak 2011 Pazar

içimde kalmışlardı..

zaman: 1/02/2011 10:53:00 ÖS 0 yorum

İnsanlar birçok şeyi yıllarla ölçüyor. Elbette olgunlaşmak zamanla paraleldir ama insanlar eşit şeyler yaşamaz, eşit hisler hissetmezler. Senin 20li yaşlarında yaşadığın bir şeyi kimisi 30'unda belkide 40'ında yaşar ve dahası yaşadıgınız seyin size olan etkisi bambaşkadır. Problem ilk şuradan başlıyor; Dost olduğunuz ya da sevgili oldugunuz kişiyle öncelikli olarak bağınızı ölçmek için zaman kavramını devreye sokar insanlar. 1, 2 yıllık dostluğunuz varsa hemen daha cok yeni, daha ne biliyorsunuz ki, daha oturmamıştır falan fişman lafları. O yıllarda paylaşılanların boyutları gözardı edilir hep. Ama bir düşün, bazı 10 15 yıllık arkadaşlarından daha cok şey paylaşmış daha yakın hissetmiş olamaz mısın yenilere? 
Zamanın ehemmiyetini yoketmek değil bu cümlelerimin amacı, sadece her şeyi yıllarla hesaplamak saçma geliyor kimi zaman.. 20'li yaşlarında cektiğin birçok sıkıntın olabilir, hayat seni yormuş, bezdirmiştir belki de.. Yoruldugunu söylediğin zaman ise direk sunu işitirsin. "Daha ne gördün ki?"
Gördüklerinin boyutları ve sana olan etkileri değil de olgun olmayısın söz konusu olur. 

VE 

benim için diğer bir önemli hatta en önemli konu ise insanların hislerini, acılarını kücümsemeleri.
Şöyle ki herkes eşit şeyler yaşamasa da kimi şeyler kıyısından köşesinden benzerdir fakat yaşadıgın şeyin sende yarattıgı etki bambaşkadır! Bam*baş*ka!
"Ateş düştüğü yeri yakar!" 
İnsanların anlattıgın, bahsettiğin şeyleri küçümsemesi "Ay buna mu üzüldün, amaann bu mu yani" gibi aptal! tavırları inanınki cok can sıkar. İnsanlar kimi zaman acı boyutu kavgasına tutuşur adeta. 
BENİM ACIM DAHA BÜYÜK O YÜZDEN SEN SUS! (hatta abartalım) BENİM ACIMIN YANINDA BAHSETME BİLE BUNU YANİ.
Oha!
Yaşadığın şeyin boyutu diye bir şey yoktur benim gözümde. Evet belki derdin büyüğü kücüğü diye bir kavram vardır belki ama ben acıların bunlara göre ölçüleceğine inanmıyorum. Şöyle ki basit bir dert, sıkıntı seni cok derinden yaralayamaz mı? Bir de buna "büyütme ya" denir ki vah vah.

Kimse kimsenin derdini küçümseyemez. Yaşadıgın şeyin boyutu değil sen de yarattıgı etkisi önemlidir.
Karşındaki ise senin derdini basit buldugunda ve kendi derdinin büyük olduguna inandıgında senin susmanı, üzülmemeni bekler. Senin üzülmeye hakkın yoktur şimdi. Susacaksın. Çünkü onun derdi büyük.
Peki senin o büyük(!) derdinin seni üzdüğünden daha fazla üzmüş olabilir mi beni benim küçük(!) derdim??
Hayatımda en nefret ettiğim şey beni inciten, üzen bir şeyin başkaları tarafından basit, küçük diye sıfatlandırılması.
Ulan basitse neden benim ağzıma sıçıyor bu??????? 
Hisler... Hisler.. Her şeyden güçlü...

21 Aralık 2010 Salı

Saygı limiti

zaman: 12/21/2010 05:35:00 ÖS 0 yorum
Bazı insanlar doğru yaptıklarını sandıkları şeylerle aslında çok basit ve zavallı duruyorlar ama saygı denen zorunluluk yüzünden susuyorsun.




Dipnot: Ama inanın bazen ciddi ciddi bazılarının karşısına geçip, sıfatını, karakterini, o kücücük beynini si-ki-yim diye haykırmak istiyorum.

30 Kasım 2010 Salı

Kendim ve ben.

zaman: 11/30/2010 09:35:00 ÖS 0 yorum
Beni yorma dedim kendime




Dinlemedi..

20 Kasım 2010 Cumartesi

karmaşa

zaman: 11/20/2010 06:30:00 ÖS 0 yorum
İnsanlarla olan ilişkilerimizdeki en büyük hatalar onlardan verebileceklerinden fazla şey beklememiz, kimi zaman onları değiştireceğimize inanmamızdan kaynaklanıyor. Ulan bir beceremedik herkesi oldugu gibi kabul etmeyi.. Fakat bir de sürekli hissedilen birşey var. "Ben kendimi bu kadar değiştirmeye çalışırken onlar neden yerinde sayıyor?" Bu noktada değiştiğin kadar değişilmesini bekliyorsun. Problem ise karşındaki o konuda değişmesi gerektiğinin farkında olmaması. Ulan o böyle mutlu! O halde kimseyi değiştirmeye çalışmayacaksın. (burada değişimden kastettiğim şey kendini geliştirmek, daha iyi olabilmek..) Tabi bir de burada "iyi" kavramının göreceliği var. Herkes tarafından belki de cok seviliyor senin o nefret ettiğin hareketleri, düşünceleri, tavırları falan. Belki ona göre en doğrusunu yapıyor ki herkes zaten kendine göre en doğruyu yapıyordur. O halde yine başladığın yere dönüyorsun.. Onu böyle kabullenmek.. Senin değiştiğin kendinde güzel bulduğun şey de belki ona batıyordur. Eee noldu hani sen güzeldin.

Kısaca sen sadece karşındakini "senin istediğin şekle" sokmaya çalışıyorsun fakat insanoğlu su değil ki girdiği kabın şeklini alsın.

12 Kasım 2010 Cuma

......

zaman: 11/12/2010 11:28:00 ÖS 0 yorum
İçim yanıyor!!. Dünyanın hala yokedemediği insani duygularımdan ötürü.. Bir yerlerde idleri sapıklıkları uğruna ne yaşadığını bile bilmeyen küçük kızlara tecavüz ediliyor.. Bir yerlerde sırf para kazanmak için canlıları parçalıyor insanoğlu.. Kürkleri, yağlari, etleri için. Çıkarları uğruna sanki çok basitmiş gibi yaşamlar insanları öldürüyorlar.. Bir yanda sömüren, güç kaynakları.. Bir yanda ezilenler.. Ne sadece ekonomik, politik ne de sadece sosyal.. Sen burada sevdigin adamla evlenmeyi düsünürken, hayaller kurarken, kendine ait bir hayat yaratırken bir yerlerde erkeklerin kölesi olmuş kendilerini isteklerini arzularını HAYATLARINI yitirmiş kadınları unutuyorsun.. Sen burada cocuğunu en özel kreşlere göndermeye calısırken oradaki küçük kızlar okuma bile bilmiyor..  Yaşadığın şartları her zaman eleştirirken bir yerlerde suan ağlayan, açlıktan ölen, dövülen, tecavüz edilen kullanılan insanlar var.. Çocuklar var!!.. Benim içim acıyor.. Böyle bir dünya da kim yaşamak ister? Zarar vermenin en rahat olduğu zamanlarda.. Ben değil.. Bana göre değil.. içim acıyor benim..




ya bu hassaslığımı öldür ya da beni. bu duygularla bu dünyada barınmak zorluyor beni.

8 Kasım 2010 Pazartesi

zaman: 11/08/2010 07:02:00 ÖS 0 yorum
İstediğin kadar beyaz tut yüreğini, bazen çamura basarsın kirleniverir.

3 Kasım 2010 Çarşamba

sen ol..

zaman: 11/03/2010 10:52:00 ÖS 0 yorum
Bazı gençler vardır. Aile dogmaları rahatsız etmez onları. Anne ya da babasının ağzından cıkan her şeyin onların iyiliği için ve doğru olduklarına inanarak büyür. Hiçbir sorgulamaya da gerek duymaz. Annesi ya da babası yani güvenilir deneyim kaynağı olan yakınlarının doğrularıyla beslenirler. Konulan kurallar, engellenen, bastırılan bütün duygular onun iyiliği içindir. Bu noktada hata yapma payları azalır mı bu gençlerin? En doğru diye tabir ettiği aile tavsiyelerinin (çoğu zamanda kural, baskı..) yolundan giderek deneyimlenmiş hatalardan kaçabilirler mi? kaçından??.. Peki bu özgürlük olur mu? Kendilerinin "kendi başlarına" karar verme yetileri körelmez mi? Ya annenin doğrularıyla senin arzuların, isteklerin çatışırsa? Ya birgün bile bile hata olsa da yapmak istersen??..

İnsan hata yaparak gelişir, büyür lafını söyleyen ebeveynlerin bizi tamamen "kendi" doğrularıyla büyütüyor olmaları sonucu bir de onlara karşı hissettiğimiz sorumluluk da üst üste binince; hata yapan gencin hata boyutu ne olursa olsun dibe vurması anormal midir şimdi düşünürsek.
Bazen bırak kendini de hata yap.. Bırak.. Senin hatan olsun o. Tamamen sana ait.. Senden parçalar yarat içinde.. Sen Sen ol. Annenin babanın kızı olmasın sadece sıfatın.. Kim bilir annenin babanın hata dediği şey seni de birçok aynı şeyi yapan insan gibi mutlu edecek.. İşte o noktada hata kavramı bile göreceli olacak..

12 Ekim 2010 Salı

zaman: 10/12/2010 11:30:00 ÖS 0 yorum
Herkesin bir kırılma noktası vardır.

29 Eylül 2010 Çarşamba

Toplumsal Cinsiyet

zaman: 9/29/2010 07:34:00 ÖS 1 yorum
Kiminizin umrumda olmasa da, kiminiz korkunuzdan dile getirmesiniz de ya da kiminiz ne olduğunu bile bilmeseniz de TOPLUMSAL CİNSİYET diye bir kavramın varolduğu yadsınamaz.
Toplumun kadın ve erkek üzerine yaşanmışlıklardan yüklediği anlamın cinsiyet bazlısıdır toplumsal cinsiyet. Daha da samimi bir dille söylemem gerekirse eğer; hani kadınlığını bilsin, erkekliğini bilsin, küte küt laflarımız var ya.. görüp edinip şak diye üzerilerimize yapıştırdığımız, onların dünyasından bahsediyorum işte. Kadına kadınlığını kendisi değil de bizim yüklemeye çalıştığımız dünya aynı şekilde erkeklere de.. Cins üzerinden Erkeklik! diye ağır bir itham geliştirip, bir de üzerine ağır anlamlar yükleyip erkekleri ADAM, ERK sıfatlarını giymeye zorladık bizler.. Karısını dövmesine, toplum içinde küçücük eleştirildiğinde bile yakıp yıkmasına, kıskançlığından kızını, karısını eve ve kendisine bağlamasına hatta adeta hapsetmesine erkeklik dedik. Evini, karısını koruyana yiğit adam dedik. Yiğit! Bir de bunu övünülecek bir malzeme gibi sunduk aynen böyle sonra da neden böyleler dedik.. 
Kadının kadınlığını yaşayamadığı bir dünyaya dönüştürdü işte bu bizi. Kadının kadınlığından utandığı, yaşamayı bırak dile bile getiremediği kadınlığını elinden aldık.. Bunu da isteyerek yaptık zaten.. Sıfatlar belirledik bu sıfatlara yaraşır davranmasını istedik kimisinden de korkmasını.. Hanım kız olsun dedik, cici, uslu, düzgün, doğru(!).. Kaşar, orospu kelimeleri uydurduk ki aman korksun da o sıfatlara yaraşır şeyler yapmasın istedik..  Aradaki uçurumu o kadar açtık ki erkek yaptığında aferim koç dediğimiz cinsellik ( bildiğimiz üremenin tonlarca anlam yüklenmiş boyutu) kadın yaptıgında orospu, kaşar kelimelerine dönüştü.. [Burada bir parantez açmak istiyorum.. Bırakalım da herkesle yatsınlar zihniyetini iğnlemek için.. ]- Cinsellik için kimse kimseden izin almak zorunda değil dahası cinselliğe toplum bu kadar anlam yüklemeseydi eğer küçük kızlar daha cinselliği, kendilerini tam olarak bilmeden cinsellik yaşamak zorunda kalmazlardı.. Zorunda diyorum çünkü hayvanların sokak ortasında anlam yüklemeden yaptığı şu eylemi biz onlara öyle bir şey olarak gösterdik ki kendilerini bununla kanıtlama, varetme çabasına bile girdiler.. Sonrada kızımız kaşar oldu lafları.. Sonra babanın, abinin bu kızı kontrol etme, terbiye(!) etmede kullandığı saygısızlıklar.. Erkek cocuklarını babalarının, dayılarının kerhaneye götürdüğü toplumda aynı baba kızını sevgilisi var diye dövüyor farkında mısınız? Bu öğretiler bu normlar olmasa herkes çığırından çıkardı düşüncesini sorguladığım noktada gördüğüm tek şey, bu kadar anlam yüklenmeseydi bu kadar değerli olmazdı ve değerli olmayan şey göz önünde olmaz, dikkat çekmezdi.. Bu kadar çok çullanılmazdı üzerine..
Kadın kadınlığını -bizim, toplumun belirlediği- erkekte erkekliğini bilmeli dedik hep. Kadına meslekler belirledik, erkeğe olması gereken! profil çizip gösterdik. Kızlar annelerinin izinden gittiği sürece ve oğullarda babalarının ve birçok insan gibi sorgulamadığınız sürece değişmeyecek.. Bu zihniyetin varlığınızı, özgür alanınızı, SİZliğinizi nasıl da sömürdügüne bakın.. Her şeye anlam yükleme ve bu anlamlar doğrultusunda insanları ölçüp tarttıgımız sürece bu ötekileştirme, içten içe yok etme hep varolacak.. Hep yokolacak duygularımız, savunmaya çalışıp toplumun değerleri altında ezilmiş olan hislerimiz, hormonsal arzularımız...

22 Eylül 2010 Çarşamba

Ayrışmalar

zaman: 9/22/2010 09:56:00 ÖS 0 yorum
Düşünceler o kadar keskinleşmeye ve ayrışmaya başladı ki insanlarda düşüncelerinden ötürü ayrışarak bir arada yaşayamamaya başladılar.. Şaşırıyorum kendi düşüncen ve inancın ugruna bir insanı nasıl mahfedebiliyorsun..Sana fikri benzemiyor uymuyor diye nasıl ötekileştirebiliyorsun. Ötekileştirmek değil hatta.. Aşağılamak, hor görmek.. Sanki sen herşeyi en dogru biliyormussun gibi.. Aslında daha ten rengi bile farklı diye ikinci sınıf muamele yapabilen bir varlıgın suanki geldiği durum cok da şaşırtıcı olmamalı diyorum kendime.. 
Herkes en dogruyu bilen olmuş.. Ahlak; ahlaksızca ahlağı(!) savunanların(!) elinde madara olmuş adeta..
Düşünceler keskin, uç, sert.. Onları savunmak ise artık bir çift lafla, açıklamayla değil copla, yumrukla, bıçakla, dayakla sağlanmaya çalışılır hale gelmiş..
 

Katze Copyright © 2012 Design by Antonia Sundrani Vinte e poucos